KATILIM BANKALARINDAN KÂR PAYI ALMAK

 Fâizli bankacılık sistemine alternatif olarak sunulan katılım bankacılık sistemi; dini hassasiyetlerinden dolayı fâize bulaşmayan girişimcilerin yastık altı diye tabir edilen birikimlerinin yabancı sermaye ile beraber ekonomiye katılmasını hedeflediği bilinmektedir.

1985 yılında ülkemizde faaliyete geçen bu sistem şüphesiz beraberinde fıkha dair birçok sualleri de getirmiştir. Bu suallerden biri de yatırılan fonlar mukabilinde kâr payının alınmasıdır.

Ortaklığın birçok şekli vardır. Bunlardan biri “mudârebe” diye tabir edilen ortaklık sistemidir. Mudârebe ortaklığı; taraflardan birinin sermaye, diğerinin emek ortaya koyarak elde edilecek kârı belli bir oranda paylaşmak üzere kurulan bir şirkettir.

İnsanların maddi’ durumları ve ticâri kabiliyetleri eşit değildir. Bazılarının ticarete kabiliyeti olduğu halde ticaret yapacak sermayesi olmayabilir. Buna karşılık olarak da bazılarının sermayesi olduğu halde ticaret yapacak kabiliyeti olmayabilir. Bu sebeple mudârebe ortaklığının meşrûiyetine dair görüş birliği vardır.

Buna göre şartlarına riayet edilmesi şartıyla kurum, kendisine para yatıran kişi veya kişilere, yapacağı ticaretten elde edeceği kârdan yüzdelik olarak kâr payı vermesi câiz olacaktır.

Ancak, her ay için muayyen bir miktar para vermesi üzerine yapılan kâr payı akitleri gerçekte fâiz olacağından câiz görülemez. Aynı şekilde kurumun yapacağı ticârî faaliyetler de ayrıca câiz olmalıdır.

Birikimini katılım bankasına çalıştırılması için yatıran kimseye fıkıh dilinde “rabbul-mâl” (mal sahibi) parayı çalıştırmak için alan kuruma da “mudarib” (emek sahibi) denir.

İslâm fıkhına göre bu ortaklıkta zarar söz konusu olursa öncelikle bu zarar, elde edilen kâra, karşılamadığı takdirde de rabbu’l-mâlın çalıştırmak üzere kuruma yatırdığı sermayeye yansitılır.

Hiçbir surette parayı çalıştıran mudârip, bu zararı şahsi parasından karşılamakta sorumlu tutulamaz. Şayet çalıştırmak üzere birikimini kuruma yatıran rabbu-l mâl zararın kurum tarafından karşılanmasını şart koşacak olursa bu mudârebe ortaklığı câiz olmaz.

Geçmişte bazı katılım bankaları iflas etmesi ve bu sebeple yaşanan mağduriyetten ötürü gündeme gelen bankacılık kanunu yürürlüğe girmiştir.

Şöyle ki; 17-12-1999 tarih ve 4491 sayılı Bankalar Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun, 19-12-1999 tarih ve 23911 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Buna göre katılım bankaları tıpkı diğer fâizli bankalarda olduğu gibi belli bir miktara kadar devletin kefâleti altına girmiştir. Yani mudilerin yatırmış olduğu meblağ belli bir miktarı aşmadıkça devlet güvencesi altına alınınıştır.

İfade ettiğimiz üzere “mudârebe” ortaklığında zarar, mudâribe yani parayı çalıştıran kimseye veya kuruma yansıtılması câiz olmaz. Ancak birkaç satır önce zikri geçen bankacılık kanunu, zararı ödeme sorumluğunu kuruma değil, devlete yüklemektedir. Devlet parayı veren rabbu’l-mâl/sermaye sahibi olmadığı gibi parayı çalıştıran mudârib de değildir. Yani akdin tarafları olmayıp üçüncü bir şahıs konumundadır. Bu da mudârebe ortaklığının fesadını gerektirmez. Zira ortak olmayan birinin, sermaye sahibine; “param falan kişiye mudârebe (emek-sermaye) ortaklılığı kurması için ver, şayet parayı çalıştıran kişi zarar ederse ben ödeyeceğim” demesinin dinen herhangi bir sakıncası yoktur. Akit dışındaki kişilerin ifadelerinin akde tesiri olmaz.

Katılım bankalarında vazife yapan personellerin şahsi yetkileri olduğunu, finansman ihtiyacı için bu kurumlara başvuranların teklifleri doğrultusunda farklı işlemler yaptıklarını duymaktayız. Durum böyle olunca, katılım bankalarının her türlü işlemleri mutlak anlamda câizdir, demek mümkün olmakaktadır. Bu sebeple Müslüman kardeşlerimizin bu emsal ku-rumlarla yapmak istediği işlemlerin detaylarını, uygulamayı bilen ilim adamlarıyla görüşmelerini ve bu konuda şahıslarına özel fetva sormalarını önemle tavsiye etmekteyiz.

Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki; sadece birikimi nemalandırmak kastıyla para yatırılmasını da tavsiye etmemekteyiz. Zira teori olarak her ne kadar sistem câiz olsa da yaptıkları ticari faaliyetlerin hepsinin câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu sebeple güvenlik veya ticaretin gereği gibi bir etkenden dolayı paramızı illâki bir bankaya yatırmamız gerekirse elbette tercihiniz katılım bankaları olmalıdır. Ve verilen kâr payını da kurumda bırakmamak gerekir. ihtiyaç sahibi isek şahsımızda kullanmayı, değilsek ihtiyaç sahiplerine vermeyi tavsiye ederiz. Allah Teâlâ en doğrusunu bilendir.

KATILIM BANKALARIYLA “MURÂBAhA” iŞLEMi YAPMAK

Murâbaha: kişinin ilk akitle sahip olduğu malı, satın aldığı fiyat üzerine bir miktar kâr ekleyerek ve de maliyetini söyleyerek ikinci bir satışla bir başkasına devretmesidir.

Buna göre bir tüccar söz gelimi; “bu mal bana bin liraya mal olmuştur, sana bin yirmi liraya sattım” demesi üzerine alıcının da bunu kabul etmesi bir murâbaha akdidir.

Şartlarına riayet edilmek kaydıyla yapılan murâbaha satışı İslâm fıkhında câizdir. Bu sebeple kişinin katılım bankasına giderek “bana bir ev veya araç lazım, ancak peşin ödemeye imkânım yok, siz benim göstereceğim evi veya aracı satın alın, üzerine kârınızı koyarak ödeyebileceğim şekilde bana vadeli olarak satın” demesinde dinen bir mahzur lazım gelmez. Zira daha önce de belirttiğimiz üzere vâdeli satışların peşin satışlara nispetle fiyat farkı olabilir. Ve bu fiyat farkı üzerinden yapılan akdin sahih olduğuna dair bir ihtilaf da söz konusu değildir.

✓ Şahsın göstermiş olduğu malı kurum öncelikle kendi adına satın almalıdır. Bu satın alma işlemini bizzâtihi kendi personeliyle yapabileceği gibi kendisine gelen müşterisine vekalet vermek suretiyle de yapabilir.

✓ Kurum, satın alma işleminden sonra kendisine gelen şahsa, o yeri konuştukları ödeme şekliyle ikinci bir akit yaparak satmalıdır.

✓ Yapılan bu ikinci akitle vade ve ödeme planı çıkartılır, anlaşmak suretiyle vadenin erkene alınması veya geciktirilmesi gibi bir sebeple fiyatla artma veya eksiltme yapılmamalıdır.

✓ Dosya, ekspertiz emsali masrafları satım bedeline kalmalıdır. Mesela l000 liraya sattığı Iıir yeri +10 lira dosya masrafı diye değil 1010 liraya satmalıdır.

Katılım bankalarının, kendilerine güvence olsun diye kaskoyu şart koştukları bilinmektedir. Şüphesiz. bu da  ayrı bir sıkıntı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira isteğe bağlı kasko sistemi genel olarak câiz, görülmemekdedir. Bul durumda kişi, bir başka malını ipotek ettirerek bu sisteme girmeme durumu varsa bunu yapmalıdır. Şayet böyle imkânı yoksa banka, kaskoyu kendisi yaptırır ve bedelini maliyete yansıtır. Yani satışı yukarıda anlatıldığı üzere artı olarak değil, satım bedeli olarak tamamı üzerinden yapar.

Katılım bankalarıyla yapılan bu işlemin câiz olabilmesi için iki alış-verişin gerçekleşmesi şarttır. Şu kadar var ki; bu iki alış-verişin evrak üzerinde olması şart değildir. Yani ihtiyaç duyulan şey ev ise tapusunun, araba ise satışının (ruhsatının) ilk önce kurum üzerine daha sonra alıcı üzerine tescil edilmesi şart değildir. Çünkü İslâm fıkhına göre alış-veriş akdi, yapanların sözleriyle oluşur, tapu veya ruhsatın verilmesiyle değil. Tapu veya ruhsat, tescil için şarttır. Akdin oluşması için dinen şart değildir.

Ev veya araç almak için finans kurumuna giden kişiden, kurumun belli bir miktarı peşin talep etmesi durumunda veya satın almak istediği malın belli bir miktarını ödeme imkanı olduğundan eksik kalan kısmına kredi istemesinde iki türlü yol izlenebilir.

  • Kurumun satın aldığı malı, müşterisine ikinci akitle satarken müşterinin getirdiği peşinatı alır. Geriye kalan miktarda vâde yapar.
  • Kuruma gelen müşteri, elindeki peşinatı vererek almak istediği malı kurumla beraber ortaklaşa satın alır. Daha sonradan kurum, ortak olduğu maldaki hissesini, üzerine kâr koyarak belli vâdeyle satar.

 

Örnek; Elinde 50.000 lirası olduğu halde 100.000 lira değerinde olan bir malı satın almak isteyen birini düşünelim. Bu kişi kuruma gelir ve yaptıkları anlaşma doğrultusunda kurumdan vekâlet alır. 100.000 lira değerinde olan o yerin %50 sini asaleten kendi namına, kalan %50 sini de vekâleten kurum namına satın alır. Daha sonra kurumun hissesi olan %5o hisseyi anlaştıkları kâr ve vâdeye göre kurumdan ikinci bir akitle satın alır.

Bu iki şekilde yapılan muamelede dinen bir sakınca yoktur. Zira kişi sahip olduğu malı, peşin veya vâdeli satması câiz olduğu gibi ortak olduğu maldaki hissesini de peşin veya vâdeli satması câizdir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu muamelelerin tamamında dikkat edilmesi gereken; malın satın alınması ve teslim alınmasını memur aracılığı ile kurum kendisi yapar. Veya kendisine gelen müşterisine vekâlet vermek suretiyle yaptırır.

Kurumun satın aldığı malı ikinci bir akitle müşterisine satmasının cevâzı, satın aldığı malı teslim aldıktan sonra satmış olmasına bağlıdır. Zira Hanefi mezhebinde olan mallarda teslim almadan önce tasarrufta bulunmanın câiz olmadığına dair görüiş birliği vardır. Taşınmaz mallarda ise teslim almadan önce tasarruf, İmâm Ebû Hanife ve İmâm Ebû Yusuf’a» (Allah onlara rahmet etsin) göre câiz olsa da İmâm Muhammed’e, (Allah ona rahmet etsin) göre câiz değildir.

Kurumun bizzâtihi malı teslim alması, malın ikinci satışının câiz olabilmesi için yeterli olduğu gibi kuruma gelen müşterinin müesseseden aldığı vekâlet ile kurum namına o malı satın alıp teslim alması da yeterli olur. Zira vekil, asil gibidir. Vekilin o malı kurum namına satın alıp, teslim alması kurumun bizzat o malı satın alıp teslim alması gibidir. Daha sonradan kurumun, satın aldığı malı ikinci bir akitle o kişiye satması câiz olur.

Bir şeyi alıp tutmak anlamına gelen kabz/ teslim almak iki şekilden biriyle gerçekleşir:

  • Hakikaten teslim almak; bu tür teslim almak satın alan kişinin malı bizzat teslim almasıyla gerçekleşir.
  • Hükmen teslim almak; bu tür teslim almak satın alan kişinin satın aldığı malı, teslim almasına mani olan şeylerin ortadan kaldırılmasıyla oluşur. Buna tahliye yoluyla teslim almak da denir.

Sarf akdi hâriç, kişinin hakikaten veya hükmen teslim aldığı malda tasarruf etmesi câizdir. Sarf akdinde ise hükmen teslim almak yeterli görülmemiştir.

Piyasadaki bazı fâizli bankaların, aynı muameleleri; yani kişiye lazım olan herhangi bir malı, önce satın alıp daha sonra ikinci akitle o kişiye fâizsiz bankalarda olduğu gibi satma işlemini yaptıkları ve aynı zamanda bu kurumların koydukları vâde farkının, fâizsiz bankalara nispetle daha düşük olduğu söylenmektedir.

Fâiz işlemi velev ki finans kurumu tarafından yapılsın fâizdir. Yani dînen haramdır. Aynen bu şekilde İslâm’ın kabul ettiği alış-veriş şekli olan “murâbaha” sistemi de şartları yerine getirilirse sahih olur velev ki bu muameleyi fâizli banka yap-sın. Dolayısıyla fâizli bir banka İslâm’ın kabul ettiği herhangi bir akdi yaparsa bu işlem akit olması itibarıyla sahihtir. Ancak bu konuya farklı bir açıdan da bakmak gerekir. Şöyle ki; kişinin alış-veriş yaptığı müessesenin malının (sermayesinin) çoğunun helâl olup olmaması önem taşımaktadır.

Bu nedenle piyasadaki fâizli bankaların çoğu kazançları faiz yoluyla elde ettiklerinden bunlarla velev ki mubah bir alış-veriş yapılsın yine de caiz olmaz.

Ayrıca faizle çalışan bankaların tüzüklerinde “murâbaha” sistemine yer verilmemiştir. Bu sebeple ferdi olarak biz uyguluyoruz demeleri bankada bulunan memurun yetkisinin dışına çıkması olacaktır. Zira banka sahipleri tarafından kendisine böyle bir yetki verilmemiştir.

Müslüman için dînî hassasiyet asıl olmalıdır. Dünya metâı uğruna dînî hassasiyeti terk etmemesi onun için önde gelen bir vazife olmalıdır. Diğer yönden finans kurumlarının da insaflı olması ayrıca önemle gerekmektedir. Müslümanların dînî duyarlılıklarını kullanarak fazla kâr elde etmeye çalışmamalı ve bunun mesuliyet gerektiren bir iş olduğunu unutmamalıdırlar. Diğer bir ifadeyle fâizin haram olmasından nemalanmamalı ve Müslümanların hüsnü niyetlerine halel getirmemelidirler. Zira bunun vebali çok büyük olur.

Allah muhafaza buyursun.

Yazan | 2018-01-12T11:38:07+00:00 Ocak 12th, 2018|Kategoriler: Ticari Meseleler|Tags: , , , , , |0 Yorum

Makaleyi Ekleyen :