Faiz

Haksız kazanç yollarından biri olan fâiz, dînimizin kesin bir dille yasakladığı temel ilkelerden biridir. Hatta fâizin yasaklığı Yahudilik ve Hıristiyanlık döneminde de vardı. Daha sonradan Yahudiler Tevrât’ı tahrif ederek kendi aralarında fâizin yasak olduğunu, kendilerinden olmayanlara karşı serbest olduğunu savunmuşlardır.

’Yahudilerin büyük bir zulmü sebebiyle ve birçoklarını Allah yolundan çevirmeleri ve (Tevrât’ta) men edildikleri halde fâizi almaları ve (rüşvet gibi) haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha önce) helal edilmiş olan birçok lezzetli şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara (ahirette) acı bir azap hazırladık.’’[1]

Aynı şekilde Hıristiyanlıkta da fâiz yasağı uzun bir zaman devam etmiş daha sonradan bu yasak hoş görülmeye ve aşılmaya başlanmış; bahusus Fransız ihtilâlinden sonra batı ekonomisinin temel unsuru kabul edilmiştir.

Câhiliye döneminde fâiz sebebiyle sermaye belli bir kesimin elinde birikmişş, çoğalan fâiz borcunu ödeyemeyen kişilerin hürriyetleri ellinden alınarak köleleştirilmiştir. Az bir kesimin çıkar sağlamasına karşın, geniş bir kitle fâiz sebebiyle perişan olmuştur. Nitekim günümüzde de böyle değil mi?

Kur’ân-ı Kerîm aşamalı olarak fâiz meselesini dört yerde ele alarak yasaklamıştır.

‘’İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında (asla bereketlenip) artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zakâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.’’[2]

 

Bu âyet-i kerimede fâiz açıkça yasaklanmamış, Allah katında çirkin ve bereketsiz olduğuna değinilerek dolaylı yolla reddedilmiştir.

İkinci aşamada biraz önce naklettiğimiz Nisâ sûresinin 160 ve 161. Âyet-i kerîmeleri ile Yahudilere fâizin haram kılındığı buna rağmen bu yasağa uymadıkları ve bu sebeple azâba uğradıkları beyan edilmiş ve yine dolaylı yoldan fâiz yasağına temas edilmiştir.

Üçüncü aşamada Allah Teâlâ  şöyle buyurarak fâizi açıkça yasaklanmıştır.

‘’Ey iman edenler! (Cahiliyet devrinde yapıldığı gibi) kat kat arttırılmış olarak fâiz yemeyin. Allah’tan sakının ki (âhiret sevabına kavuşarak) kurtuluşa eresiniz.’’[3]

 

Dördüncü aşamada ise fâiz şiddetli dille yasaklanmıştır.

‘’Faiz yiyenler (diriltildiklerinde kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların << Alım-satım tıpkı fâiz gibidir >> demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alım-satımı helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir (yasaklanmadan önce almış  olduğu fâizler kendisinden geri istenmez) ve artık onun işi Allah’a kalmıştır. Her kim tekrar (fâizi helâl kabul etme fikrine) dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.’’

 

‘’Allah fâizi tüketir (fâîz karışan malın bereketini giderir), sadakalrı ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.’’

 

‘’(Allah’a, peygambere ve getirdiklerine) iman edip (oruç ve hac gibi) iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükafatları Rableri katındadır. Onlara (gelecekle ilgili) korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.”

 

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut fâiz alacklarınızı terk edin.”

 

“Şayet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve resulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer (tefecilikten) tövbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”[4]

 

Fâizli muamelede bulunan kişiler kıyamet günü kabirlerinden mahşere âniden yere yıkılan ve saralı kimseler gbi ağzı köpürerek çıkacağı hakkında birçok hadîs-i şerif ve rivâyet vardır.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): Bağışlanmayacak günahlardan sakın! (Onlardan biri) ganimet malını çalmaktır ki; kim böyle bir şey çaldıysa kıyamet günü onu getirecektir. Bir de fâiz yemek ki; fâiz yiyen kimse kıyamet günü cinnet geçirecek yere yıkılmış bir halde diriltilecektir” buyurduktan sonra yukarda mezkûr olan âyet-i kerimeyi okumuştur.[5]

Semura İbni Cündüb (Allah ondan razı olsun) anlatıyor: Resûlullâh  (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: “Bu gece iki adam gördüm. Beni kutsal bir yere getirdiler. Kandan bir ırmağa gelinceye kadar gittik. Orada bir adam ayakta duruyordu. Irmağın kenarında, önünde taşlar olan başka bir adam vardı. Irmaktaki adam dışarı çıkmak için yöneldiğinde önünde taş bulunan kenardaki adam onun ağzına taş atarak olduğu yere geri çeviriyordu. Bu kişi ne zaman çıkmak için bir hamle yapsa kenardaki adam onun ağzına taş atarak geldiği yere geri döndürüyordu. Bunun üzerine ben; ırmakta gördüğüm bu kişinin kim olduğunu söylediğimde bana fâiz yiyen kişi dediler.”[6]

Abdullah İbni Hanzala (Radıyallâhü Anh)dan rivâyetle Resûlullâh  (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişinin bilerek yiyeceği bir dirhem fâiz, otuz altı zinadan daha şiddetlidir.”[7]

Ribâ/fâiz; mu’âvaza akdinde taraflardan biri için şart koşulan ve şer’i ölçülere göre karşılığı bulunmayan fazlalık anlamına gelmektedir. Ölçü veya tartıyla satılan her bir malı kendi cinsiyle fazla olarak satmak fâizdir.

Hanefi mezhebine göre faizin illeti/sebebi; ölçüyle veya tartıyla beraber cins birliğidir. Yani birbirleriyle değiştirilecek mallar arasında cins ve ölçü-tartı birliğinin bulunmasıdır. Buna göre ölçü ve tartıya giren her bir malda fâiz cârî olur.

Fâizin illetinin yani sebebinin bulunduğu yerde takas edilen malların biri diğerinden fazla olamayacağı gibi vâde de olmaz.

Faiz Çeşitleri

 

Fâizin iki çeşidi vardır:

1 –   Borçtan kaynaklanan fâiz

2 –   Alış-verişten kaynaklanan fâiz

 

Bu iki çeşit arasında cahiliye devrinde daha yaygın olan; borçtan kaynaklanan fâizdi. Vâde karşılığında alacağın miktarının arttırılması şeklindeki bu fâize “ribe’d-deyn” de denir.

Bu tür fâizin uygulanışı şu şekildedir: Kişi, belli bir zaman sonra ödemek üzere aldığı borcun ödeme vakti geldiğinde borcunu ödeyemezse alacaklı kendisine alacaklı kendisine; “ya borcunu öde ya da fâiz karşılığında borcunu şu zamana kadar erteleyelim” der.

Günümüz bankacılık sisteminde de câhiliye döneminden kalma “ribe’d-deyn” fâizi tatbik edilmektedir. Bankadan kredi alan kişi fâiz vermeyi taahhüt  etmekle beraber belirtilen vakitte borcunu ödeyememesi durumunda yüzdelik oranda fâiz vermek şartıyla kendisine zaman verilmektedir.

Alış-verişten kaynaklanan fâiz de iki kısma ayrılır:

a –  Ribe’l-fadl

Tartı veya ölçüde satılan bir malın kendi cinsi mukabilinde eşit olmaksızın satılması durumunda meydana gelen bu fâize “ribe’l-fadl/fazlalık fâizi” denir.

1 –   Misal: 100 gram altın veya gümüşü 110 gram kendi cinsi karşılığında satmak ribe’l-fadl/fazlalık fâizidir.

2 –   Misal: Bir teneke buğdayı iki teneke buğday karşılığında satmak aynı şekilde ribe’l-fadl/fazlalık fâizidir.

Fâizin cârî olabileceği mallarda malın kalitesinin önemi yoktur. Bu yüzden iyi malı, kötü malla takas etmek ancak eşit olmaları durumunda câizdir. Zirâ fâizin cârî olabileceği mallar biribirleriyle değiştirilirken kalite farkı gözetilmez.

Şart; miktar bakımından eşit olmalarıdır, nitelik yönünden farklı olmaları dikkate alınmaz. Buna göre ; 100 gram 22 ayar altını, 110 gram 14 ayar altın karşılığında değiştirmek peşin olsa da câiz olmaz.

b – Ribe’n-nesîe

Ribe’n-nesîe/vâde fâizi; bu tür fâiz tartı veya ölçüyle satılan malların veya aynı cins malların birbirleri mukabilinde peşin olmaksızın satılmaları durumunda meydana gelir. Aynı cins oldukları için sözgelimi: altın karşılığında altını veya buğday karşılığında buğdayı miktarları eşit olsa da veresiye satmak ribe’n-nesîe olacağı gibi aynı guruba dâhil buğday ile arpa veya altın ile gümüş veya demir ile bakır vâdeli olarak birbirleriyle değiştirilmeleri ribe’n-nesîe/vâde faizi olur. Buna karşılık buğday veya arpa vâdeli olarak altın, gümüş veya demir karşılığında değiştirilerek yapılan satış akdi fâiz olmaz.

Geride de geçtiği üzere fâizin illeti ölçü ve tartı ile birlikte cins birliğidir. Bu iki illetin bulunduğu yerlerde takas edilen malların biri diğerinden fazla olması câiz olamadığı gibi vâde de câiz olmaz. Cins ve miktar birliği yani illet bulunmazsa ne şekilde olursa olsun takas helâl olur. Çünkü haram kılan illet bulunmamaktadır.

[1]  Nisâ Sûresi, 160,161

[2] Rûm Sûresi, 39

[3] Âl-i İmrân Sûresi, 130

[4] Bakara Sûresi, 275-279

[5] El-Mucem’ul-Kebir No:110, 18/60

[6] Buhârî, Cenâiz

[7] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned no: 21957

Yazan | 2018-01-12T13:14:19+03:00 Ocak 11th, 2018|Kategoriler: Ticari Meseleler|0 Yorum

Makaleyi Ekleyen :